Kemeraltı

Saat Kulesi’ne ve az önce esmeye başlayan imbata sırtımı verip eski bir liman sahili boyunca uzanan çarşıya girdim. Lakin görünürde ne deniz ne antik çağların kürekli ticaret gemileri ne de poyraza yelken açmak için bekleyen çektirmeler vardı. Sular bu kıyıdan çoktan çekilmiş, geriye imbat rüzgârlarını ve tarihin en eski çarşılarından birini bırakmıştı.

Bugünkü adıyla Kemeraltı Çarşısı, İzmir’in en namlı alışveriş mekânlarından biri. Yolu bu şehirden geçmiş olanların da İzmir adını duyunca gözünde ilk canlanan yerlerin arasında. Çarşının ana caddesi çok da eski olmayan tarihlerde insan eliyle doldurulmuş bir iç limanın eski kıyı çizgisi boyunca uzanıyor. Kalabalık, gürültülü ve karmakarışık bir yer burası ancak tarih boyunca şehrin ekonomisini belirleyen önemli bir ticaret ve finans merkezi olmuş.

İzmir’de deniz ile karanın ilişkisi, ilk insan yerleşimlerinin başladığı zamanlardan bu yana sürekli değişmiş. Sahil şeridi, kâh doğal hareketlerle ve nehirlerin getirdiği alüvyonlarla kâh fatihlerin iç kaleyi almak için denize doldurdukları kayalarla kâh belediyelerin yeni düzenlemeleriyle sürekli değişmiş. Şehir kuruldu kurulalı körfezin kıyı haritası, bir ileri-bir geri gidip gelmiş. Bu değişim sadece kıyı şeridinde değil aynı zamanda şehrin ekonomisinde de etkisini göstermiş. Şehir, ticaretin yıldızı parlayıp sönerken altın çağlar yaşarken gözden düştüğü zamanlardan da geçmiş. Körfezdeki ticaretin başlıca vesilesi olan limanın önemi, değişen kervan yollarına bağlı olarak farklılaştığı gibi denizciler yeni rotalar ve kıyılar keşfettikçe de artıp azalmış. Her şeye rağmen Kemeraltı Çarşısı, bir zamanlar iç limanın kıyısı boyunca uzanan hareketli bir çarşı olma özelliğini tarih boyunca korumuş. Bu yüzden de İzmir denilince imbat rüzgârı, Saat Kulesi ve Kemeraltı ilk akla gelen adlardan birkaçı.

Kemeraltı’nın mucizeleri

Çarşının deniz tarafında, yani Saat Kulesi’ne ve imbata açık olan tarafındaki giriş, bu vaveylalı cümbüşe dâhil olmanın yollarından sadece bir tanesidir. İki yüz yetmiş hektarlık alana yayılmış çarşı, dört tarafını çevreleyen geniş bulvarlara açılan onlarca sokakla şehrin ortasına atılmış bir örümcek ağı gibi durur. Bir tarafında Konak semti, diğerinde Çankaya ve İkiçeşmelik semtleri vardır ve nereden girerseniz girin tarihi çarşının sokakları insanı içine çeker.

Kemeraltı Çarşısı, deniz tarafındaki Konak Meydanı’ndan başlayan bir yay çizerek ve eski İzmir’in yerleştiği Kadifekale’ye sırt vererek uzanıyor. Bu caddeye bir ucundan girip öteki uçundan çıkarak geçip gitme sevdasıyla giren hiç bir yabancı, caddeyi yönünü şaşırmadan, istikametini değiştirmeden bir seferde boydan boya geçemez. Geçmesine de gerek kalmaz çünkü her taraftan aldığı görsel, işitsel, kokusal her türlü uyarıcı tarafından istese de istemese de baştan çıkarılır. Çünkü sağa sola açılan sokaklar, aralara giren geçitler ve cazip pasaj kapıları, daima yolundan çıkmasına, yönünü değiştirip aralara girmesine sebep olur.

Kemeraltı Çarşısı, bütün eski ve büyük çarşılar gibi karmaşık yapısıyla en olmadık yerlerde karşılaşılan sürprizleri, irili ufaklı mucizeleri, lezzetli atıştırmalıkları ve çayı kahvesiyle aslında şehrin eğlenceli köşelerinden biridir. Lakin her yerde olduğu gibi içi başka âlem, dıştan görünüşü bir başka dünyadır.

Çarşı esnafı, kentin yöneticileri, kanaat önderleri ve bilim çevreleri bugünkü hâlini hiç de onaylamadıkları Kemeraltı’nın düzenlenmesi için yıllardır çaba harcıyorlar. Kuşkusuz bu pek de kolay bir iş değil. Çünkü büyük bir alana yayılmış çarşıda, üç yüzden fazla iş kolunda binlerce meslek erbabı çalışıyor. Milyonlarca çeşit ürün pazarlanıyor, hafta içleri günde ortalama yüz elli bin, hafta sonları ise bir milyona yakın insan tarafından ziyaret ediliyor. Hele bayramlardan önce Kemeraltı tam bir panayır yerini andırıyor.

Çarşıya her zaman girdiğim yolun ters tarafından, İzmir’in en parlak zamanlarından kalma Agora tarafından girmeye karar verdim. Şehrin Roma döneminden kalan ve oldukça iyi durumda görünen eski çarşısı Agora, 178 yılında meydana gelen büyük depremden sonra elden geçirilmiş. Kalıntılar, 1931-1941 yıllarında yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış. Bugünkü çarşının doğu ucundan iki adım mesafedeki konumuyla Agora, İzmir’in binlerce yıl öncesine uzanan ticari geçmişini yansıtan aksın üstündeki en eski yapı. Zemini düzgün kesilmiş iri taş bloklarla döşenmiş, çeşmelerle ve anıtsal girişlerle bezenmiş dükkân kalıntılarının arasından geçtim.

Eski iç limana hâkim alçak bir tepeye kurulmuş Agora’nın tenhalığından çıkıp Kemeraltı’nın karmaşasına dalmadan önce bir zamanlar anıtsal yapıların bulunduğu ama bugün katlı otopark ve benzeri beton binalarla çevrilmiş bulvara çıktım. Arkamda kalan bölge, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Kemeraltı Çarşısı’nın uzantısı mahiyetindeymiş. Şehrin değişen ekonomisine paralel olarak ortaya çıkan yeni konaklama mekânları olan otellerden bazıları bu bölgeye kurulmuş. Benim konakladığım yer de elden geçirilmiş eski bir yapı, İzmir’in “hanlar” devrinden “oteller” dönemine geçiş sürecindeki ara örneklerden biriydi. Biraz han mimarisini andırıyor, ortasındaki üstü kapalı avlunun etrafına dizilmiş iki katlı odalardan oluşuyor, biraz da müstakil koridorlu otellere benziyordu.

Kaldığım odanın penceresinden bakınca dar bir sokak, zengin gazete çeşitleriyle küçük bir bakkal, kendi hâlinde bir balık lokantası, camları sıkı sıkıya kapatılmış eski bir birahane ve kapı önlerine çıkmış ahbaplık eden mahalle sakinleri görünüyordu. Çıkıp Kemeraltı’na doğru yürüdüm. Şehrin merkezinde, küçük bir semt çarşısının ortasındaydım. Ortam kıvamını bulmak üzereydi. Üç bıçkın, mahalle pastanesinin alçak saçağının altında, taş duvara yaslanmış, tespih çekerek etrafı seyrediyordu. Karşı fırından yükselen taze ekmek kokusu ortalığı sarmıştı. Yüz metre arayla iki hamamın şifalı sularını övüp müşteri toplamak için astığı teneke tabelalar, rüzgârla sallanıyordu. Sokağın iki tarafındaki onarılmış eski oteller, bakımlı görünümleriyle hiç de sıradan değildi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ